O kadar çok bilmediğimiz ya da beklemediğimiz şeyle dolu ki hayat... Bazen güzel sürprizler, bazen kötü sürprizler. Sonuçta hepsi bize geliyor. Çoğu kişiye özel. Arada sırada birçok kişiyi aynı anda vurabiliyor da tabi... Ama sonuçta hepimiz kendi hayatımızı yaşıyoruz. İyi ya da kötü. Sevsek de sevmesek de. Umut etsek de etmesek de. Nefes aldığımız son dakikaya kadar da bu böyle gidecek. Beklemediğimiz ve belki hoşlandığımız, belki hoşlanmadığımız birsürü sürpriz çıkacak karşımıza. Hayatın kendisi bu...
Şimdi seni zamana bırakıyorum. Elimde kağıt bir gemiyi suya bırakır gibi. Belki az gidip batacaksın. Belki de yüzeceksin ve karşıda, son noktada bekleyen bana ulaşacaksın. Ne sana ne kendime söz geçiremiyorum çünkü. O yüzden sadece zamana bırakabiliyorum. Acı çeksem de, sonunu bilmesem de. Belki haklı, belki aptal bir iyimserlikle. Ve aklıma geldiğin her dakika fısıldıyorum kulağına, sen beni görmesen de...Diyorum ki sana...
İstiyorum ve bekliyorum seni. Beni özle, beni düşün. Beni bulmak iste yanında, beni ara baktığın her yerde. Beni hayal et. Bana yaklaşsın zihnin ve kalbin. Sonunda kendine yenik düş. Ve karşımda bul kendini. Ya da yanımda, kollarımda. Bekliyorum seni. Bakalım ve görelim, herşey nasıl olacak. O anda neyse gerçek olan, doğru olan, ondan yana olacağım. Söz veriyorum sana da kendime de...
12 Mayıs 2009 Salı
6 Mayıs 2009 Çarşamba
Halet-i Ruhiye: Göksel- Benden geçti aşk
Bana seni unutturacak bir yer yok bu dünyada
Dayanmalıyım yaşamalıyım senden kalanlarla
Senle başladı seninle bitti
Göçmen kuşlar gibi bir vakitlikti
Benden geçti aşk
Gündü ağardı
Geceydi karardı
Açtığı kapıyı kapıyı kendi kapattı
Benden geçti aşk
Tesadüfler hikayesi
Bulduğum gibi
Kaybettim seni
Senle başladı seninle bitti
Göçmen kuşlar gibi bir vakitlikti
Benden geçti aşk
...
Dayanmalıyım yaşamalıyım senden kalanlarla
Senle başladı seninle bitti
Göçmen kuşlar gibi bir vakitlikti
Benden geçti aşk
Gündü ağardı
Geceydi karardı
Açtığı kapıyı kapıyı kendi kapattı
Benden geçti aşk
Tesadüfler hikayesi
Bulduğum gibi
Kaybettim seni
Senle başladı seninle bitti
Göçmen kuşlar gibi bir vakitlikti
Benden geçti aşk
...
3 Mayıs 2009 Pazar
He's just not that into you
Aylardan beri kendime söylediğim şeyleri, görmekte zorlanmadığım ama inanmamakta direndiğim gerçekleri başkalarının ağzından duymak, hatta daha da iyisi, sinema gibi keyifli bir ortamda pırıltılı oyuncular ve süslü, eğlenceli sahnelerle seyretmek, sanırım bana son zamanlarda verilen en güzel hediyeydi. Filmdeki Gigi (Cici) nin dediği gibi anladım ki, ben de istisna değilim... Oysa hep olduğuma inandırırım kendimi...
He's just not that into you, Türkçe'ye "Erkekler ne söyler, kadınlar ne anlar" diye çevirilmiş. Aslında erkeğin kıza kendini kaptırmadığı anlamına geliyor. Bütün film de bunu anlatıyor...Kadınlar erkeklerin en ufak hareketlerine çok özel ve güzel anlamlar yüklüyor, daha ilk buluşmadan sonra büyük beklentiler içine giriyor, hatta hoşlandığını anladığı an evlilik planları kurabiliyorlar. Her güzel ve düzgün ilişkinin sonunda evlilik olması gerektiği, yine kadınların beynine kodlanmış toplumsal kuralların belki de en kadınsal olanı... Sırf evlenmedikleri için aslında onu çok seven mükemmel sevgilisini terk eden kadınla, flört ederken sevgilisine ya evleniriz ya ayrılırız diye rest çekerek evlenen kadın çok yakın iki arkadaş. Filmin sonunda evli çift boşanırken, senelerce çıkmalarına rağmen evlenmedikleri için ayrılan çift aslında ne kadar şanslı olduklarını keşfederek tekrar biraraya gelir ve evlenir...Ama filmin asıl komedi unsurunu Gigi'nin yaşadıkları oluşturuyor. Her yemeğe çıktığı erkeğin sonraki günlerde aramasını beklerken, söylediği en sıradan laflara büyük anlamlar yüklerken, bu seferki kesin benden hoşlanıyor diyerek büyük beklentiler içine girerken Cicicik aslında kendini kandırıyor... En yakın arkadaşlarıysa, ki bunlar sonunda evlenen ve ayrılan 2 kadın (Jennifer Aniston ve Jennifer Connely) oluyor, ona hiçbir zaman gerçekleri tam söylemiyor, bir kerelik kırılmasından, incinmesindense boş hayallerle ve zavallı bekleyişlerle kendini yiyip bitirmesine göz yumuyorlar... Bunun temelindeyse filmin daha ilk sahnesindeki olay yatıyor. Kadınlara daha çok küçük yaşlardan beri onu iten erkeğin aslında ondan hoşlandığı, bu yüzden ona kötü davrandığı söyleniyor. Kadınlar da hayatlarını bu asılsız fikir üzerine kurdukları kısır döngülerle devam ettiriyorlar...
Kendimi düşününce hiçbir zaman Gigi'nin arkadaşları gibi acımasız olmadım. En yakınımda, bana fikir danışan sevdiğim bütün arkadaşlarıma acı gerçeği söyleyerek iyi arkadaş olmaya çalıştım. Kimisi benim inandığımın tam tersine benim acımasız olduğumu söyledi, inanmak istemedi, kimiyse beni anladı ama yine de kendi bildiğini okuyarak ve incinerek hatasını görmek istedi. Sonuçta hepsine saygı duyuyorum... Ama onlara da dediğim gibi, bir erkek bir kızı istiyorsa, elde etmek için yapmayacağı şey yoktur... Aylardan beri de kendime bunu hatırlatmaya çalışıyorum. Kimi zaman dediğimin gerçek anlamını kavrıyor, kimi zaman da görmezden gelmeyi daha kolay buluyorum. Biz kadınlar bazı ufak tefek hareketlere bile büyük ve gizemli anlamlar yüklüyoruz. Aslında belki de beklentiler düşük olduğu için en ufak bir ilgi ya da adım bile mutlu ediyor bizi. Çünkü bize değer verdiklerine inanmak istiyoruz... Oysaki gördüklerimiz zaten olması gerekenler. Sonuçta onca bekleyişin sonunda bakıyorum ki bizim kafamızda kurduklarımız fazlalaşıyor, fikirlerimiz dallanıp budaklanıyor, beklentilerimiz yükseliyor. Ama onlar hep aynı. Sonunda hep şu noktaya gelince, ki çok tehlikeli bir nokta ama sadece bu beni gerçeğe döndürüyor, aslında çok iyi bildiğim ve başkalarına çok emin söylediğim şeyi kendime kabul ettiriyorum. (Kıyaslamak çok yanlış olsa da) bana sarılırken içi titreyen, benim için herşeyi geriye itip hayatını benim üzerime kurmak isteyen, beni çocuğu gibi önemseyen, sakınan, düşünen ve sahiplenen eski sevgilinin o çok kutsal sevgisinin ne kadarını burada buluyorum ki hala birşeylere tutunmaya çalışıyorum? Akıntıya kürek çekmek tam da bu olsa gerek... Değiştirmeyi umduğumuz şey aslında başta görüp kabullendiğimiz şey. Belki zayıflık, belki sevilme ihtiyacı, belki de ait olma güdüsü... Sonuçta biri umut ettiriyor. Umutsa kötülüklerin efendisi...Gerçeği görmezden gelip hayal kurmaya yönelten sinsi şeytan. Bekliyorsun, sabrediyorsun, olacak diyorsun, bu sefer doğru yoldayım sanıyorsun, aslında biliyorsun: He's just not that into you...
He's just not that into you, Türkçe'ye "Erkekler ne söyler, kadınlar ne anlar" diye çevirilmiş. Aslında erkeğin kıza kendini kaptırmadığı anlamına geliyor. Bütün film de bunu anlatıyor...Kadınlar erkeklerin en ufak hareketlerine çok özel ve güzel anlamlar yüklüyor, daha ilk buluşmadan sonra büyük beklentiler içine giriyor, hatta hoşlandığını anladığı an evlilik planları kurabiliyorlar. Her güzel ve düzgün ilişkinin sonunda evlilik olması gerektiği, yine kadınların beynine kodlanmış toplumsal kuralların belki de en kadınsal olanı... Sırf evlenmedikleri için aslında onu çok seven mükemmel sevgilisini terk eden kadınla, flört ederken sevgilisine ya evleniriz ya ayrılırız diye rest çekerek evlenen kadın çok yakın iki arkadaş. Filmin sonunda evli çift boşanırken, senelerce çıkmalarına rağmen evlenmedikleri için ayrılan çift aslında ne kadar şanslı olduklarını keşfederek tekrar biraraya gelir ve evlenir...Ama filmin asıl komedi unsurunu Gigi'nin yaşadıkları oluşturuyor. Her yemeğe çıktığı erkeğin sonraki günlerde aramasını beklerken, söylediği en sıradan laflara büyük anlamlar yüklerken, bu seferki kesin benden hoşlanıyor diyerek büyük beklentiler içine girerken Cicicik aslında kendini kandırıyor... En yakın arkadaşlarıysa, ki bunlar sonunda evlenen ve ayrılan 2 kadın (Jennifer Aniston ve Jennifer Connely) oluyor, ona hiçbir zaman gerçekleri tam söylemiyor, bir kerelik kırılmasından, incinmesindense boş hayallerle ve zavallı bekleyişlerle kendini yiyip bitirmesine göz yumuyorlar... Bunun temelindeyse filmin daha ilk sahnesindeki olay yatıyor. Kadınlara daha çok küçük yaşlardan beri onu iten erkeğin aslında ondan hoşlandığı, bu yüzden ona kötü davrandığı söyleniyor. Kadınlar da hayatlarını bu asılsız fikir üzerine kurdukları kısır döngülerle devam ettiriyorlar...
Kendimi düşününce hiçbir zaman Gigi'nin arkadaşları gibi acımasız olmadım. En yakınımda, bana fikir danışan sevdiğim bütün arkadaşlarıma acı gerçeği söyleyerek iyi arkadaş olmaya çalıştım. Kimisi benim inandığımın tam tersine benim acımasız olduğumu söyledi, inanmak istemedi, kimiyse beni anladı ama yine de kendi bildiğini okuyarak ve incinerek hatasını görmek istedi. Sonuçta hepsine saygı duyuyorum... Ama onlara da dediğim gibi, bir erkek bir kızı istiyorsa, elde etmek için yapmayacağı şey yoktur... Aylardan beri de kendime bunu hatırlatmaya çalışıyorum. Kimi zaman dediğimin gerçek anlamını kavrıyor, kimi zaman da görmezden gelmeyi daha kolay buluyorum. Biz kadınlar bazı ufak tefek hareketlere bile büyük ve gizemli anlamlar yüklüyoruz. Aslında belki de beklentiler düşük olduğu için en ufak bir ilgi ya da adım bile mutlu ediyor bizi. Çünkü bize değer verdiklerine inanmak istiyoruz... Oysaki gördüklerimiz zaten olması gerekenler. Sonuçta onca bekleyişin sonunda bakıyorum ki bizim kafamızda kurduklarımız fazlalaşıyor, fikirlerimiz dallanıp budaklanıyor, beklentilerimiz yükseliyor. Ama onlar hep aynı. Sonunda hep şu noktaya gelince, ki çok tehlikeli bir nokta ama sadece bu beni gerçeğe döndürüyor, aslında çok iyi bildiğim ve başkalarına çok emin söylediğim şeyi kendime kabul ettiriyorum. (Kıyaslamak çok yanlış olsa da) bana sarılırken içi titreyen, benim için herşeyi geriye itip hayatını benim üzerime kurmak isteyen, beni çocuğu gibi önemseyen, sakınan, düşünen ve sahiplenen eski sevgilinin o çok kutsal sevgisinin ne kadarını burada buluyorum ki hala birşeylere tutunmaya çalışıyorum? Akıntıya kürek çekmek tam da bu olsa gerek... Değiştirmeyi umduğumuz şey aslında başta görüp kabullendiğimiz şey. Belki zayıflık, belki sevilme ihtiyacı, belki de ait olma güdüsü... Sonuçta biri umut ettiriyor. Umutsa kötülüklerin efendisi...Gerçeği görmezden gelip hayal kurmaya yönelten sinsi şeytan. Bekliyorsun, sabrediyorsun, olacak diyorsun, bu sefer doğru yoldayım sanıyorsun, aslında biliyorsun: He's just not that into you...
7 Nisan 2009 Salı
Halet-i Ruhiye
Günün filmi: The Notebook
Günün şarkısı: Frank Sinatra- Moon River
Şu an ne yapıyor olmak isterdim? Yağmura rağmen Bebek'ten Hisar'a doğru yürümek. Yalnız, kulağımda müziğimle.
Günün mönüsü: Roka salatası yanında jumbo karides, domatesli fesleğenli makarna, tatlı olarak tabii ki çikolatalı sufle :)
Günün kişisi: Barack Hussein Obama
Günün şarkısı: Frank Sinatra- Moon River
Şu an ne yapıyor olmak isterdim? Yağmura rağmen Bebek'ten Hisar'a doğru yürümek. Yalnız, kulağımda müziğimle.
Günün mönüsü: Roka salatası yanında jumbo karides, domatesli fesleğenli makarna, tatlı olarak tabii ki çikolatalı sufle :)
Günün kişisi: Barack Hussein Obama
The Trinity- Koza
O öyle olsa, o da öyle olsa, o da öyle olsa... herşey hallolacak.
Kozaya girdim çoktan. Bekliyorum.
Diyorum, uyusam ve unutsam.
Denesem başarsam.
Başaramazsam yine denesem.
Hep umutlu olsam, hep pozitif baksam.
İyiyi çeksem, kötüyü itsem.
Ve yetinsem elimdekilerle...
Sahip olmadığım günleri hatırlayarak.
İşti, aşktı, aileydi, gelecekti...
4 yapraklı yonca gibi,
Bir tanesi eksik olsa şans tamamlanmıyor sanki.
Hep de eksik olan batıyor gözüme.
Belki hepsinde eksikler var aslında, ama herbirini sadece belirli zamanlarda görüyorum.
Değişim, ilerleme?
Sabır istiyor, cesaret istiyor, güç istiyor.
Elde edilmesi zor şeyler için daha fazla sabır gerekiyor.
Ama daha fazla sabır da insanı daha çok zorluyor.
Oysa oluruna bıraksan, sabretsen, öncesinde sabretmeyi öğrensen, herşey daha kolay hallolacak.
Çünkü sonundaki ödül büyük, çok istediğin şey seni orada bekliyor.
Ama işte hepsinden önce harekete geçme isteği, güdülenme gerek.
Uyanmak derin uykundan, yırtmak kozayı, sarılmak hayatına...
Teslim almak yeniden, başkasına emanet ettiklerini.
Sonra da azmetmek, yılmamak, geri dönmemek hatta durmamak için sabır.
Sabredeceksin, gerekirse ağır ağır çıkmaya razı olacaksın merdivenleri.
Hayat (ve Tanrı) sevdiklerini daha çok sınarmış.
Kimileri de acıdan bile zevk alırmış bazen.
Geçmek ve kazanmak istiyorsan, dayanacaksın, bekleyeceksin.
İster acılarınla, ister hayallerinle geçireceksin bu günleri.
Ama bilmelisin ki geçecek.
Dönüşeceksin yaşadıklarınla ve zamanla.
Kozaya girdim çoktan. Bekliyorum.
Diyorum, uyusam ve unutsam.
Denesem başarsam.
Başaramazsam yine denesem.
Hep umutlu olsam, hep pozitif baksam.
İyiyi çeksem, kötüyü itsem.
Ve yetinsem elimdekilerle...
Sahip olmadığım günleri hatırlayarak.
İşti, aşktı, aileydi, gelecekti...
4 yapraklı yonca gibi,
Bir tanesi eksik olsa şans tamamlanmıyor sanki.
Hep de eksik olan batıyor gözüme.
Belki hepsinde eksikler var aslında, ama herbirini sadece belirli zamanlarda görüyorum.
Değişim, ilerleme?
Sabır istiyor, cesaret istiyor, güç istiyor.
Elde edilmesi zor şeyler için daha fazla sabır gerekiyor.
Ama daha fazla sabır da insanı daha çok zorluyor.
Oysa oluruna bıraksan, sabretsen, öncesinde sabretmeyi öğrensen, herşey daha kolay hallolacak.
Çünkü sonundaki ödül büyük, çok istediğin şey seni orada bekliyor.
Ama işte hepsinden önce harekete geçme isteği, güdülenme gerek.
Uyanmak derin uykundan, yırtmak kozayı, sarılmak hayatına...
Teslim almak yeniden, başkasına emanet ettiklerini.
Sonra da azmetmek, yılmamak, geri dönmemek hatta durmamak için sabır.
Sabredeceksin, gerekirse ağır ağır çıkmaya razı olacaksın merdivenleri.
Hayat (ve Tanrı) sevdiklerini daha çok sınarmış.
Kimileri de acıdan bile zevk alırmış bazen.
Geçmek ve kazanmak istiyorsan, dayanacaksın, bekleyeceksin.
İster acılarınla, ister hayallerinle geçireceksin bu günleri.
Ama bilmelisin ki geçecek.
Dönüşeceksin yaşadıklarınla ve zamanla.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)